Koza
Kendimi bildim bileli yazmam gelince yazarım, hiçbir şey önünde duramaz. Kağıdım kalemim yoksa aklıma yazarım. Yürürken, çokça da yüzerken yazarım. Sonra koşa koşa eve gelir gerçekten yazarım. İkisi birlikte benim için bir çeşit duygusal uyarlanmadır; iç sesimi kısma yolumdur. “Bi dakka Pınar yaa. Bi toparlan, bi geri çekil de bak” dememdir. Çoğunlukla ne yazdıysam öyle kalır. Ancak halimi çok belli ediyorsa; hayal kırıklıklarını, üzüntüleri açık ediyorsa bir kere de ekran başında törpülerim.
Zaten meseleyi değil, içinde saklandığım kozayı yazarım. Aklıma takılan şarkıyı, kitabı…Yazmak bazen bu kabuğa bir katman daha ekler.
Çok uzun zaman önce bir dostum sessizliğimin arkasındaki pırpırı görebildiği için “sakin görünmek sakin olmak değildir” demişti; hatırlar mı, bilmem. Ben unutmam çünkü ilk kez biri kozanın ardını görmüştü. O pırpır hep benimle durur ama ardıma saklanır.
İnsanın içinden gelmese bile iki kere gülümsediğinde ruh halinin değiştiği gibi, fırtınayı açık etmemek de yelkenlerine kuvvet üfler. Duygu ile tepki arasına mesafe koymaktır bu aslında; insanı girdaplardan esirger.
Ve bazen içinden geleni belli etmemek şurada göründüğünden bambaşka bir şeydir. Elinde olmadan yaptığı şeye çok üzülen bir meleğe “hayır, ben üzülmüyorum. geçti,” diyebilmek; onun üzüntüsünü terse çevirmektir.
Tüm gücünle bi kocaman gülümsemektir; sımsıkı sarılıp birlikte şarkı söyleyebilmektir. Ayağını yere vurup dipten çıkmaktır.
Damlaları duydunuz mu?


Damlalar duyuluyor:)